Ağaçlar saklamış, bir kilometreden daha uzaksanız görmeniz
imkansız, farketmeniz olanaksız. Uçsuz bucaksız asfalt bir yolda ilerliyoruz.
Dediler ki: “solda HerGün tabelasını göreceksiniz, oraya sapmayın -ki zaten
trafik vardır o girişte-, yola devam edin, sağda 3. büyük ağacı görünce
yavaşlayın, ormana girin”. Tabelayı gördük, gerçekten de o ne kalabalık!
Yolumuza devam ediyoruz, tenhalıktan mutluyuz, bıkmışız kalabalığa alışmak
zorunda kalmaktan. Sağda birinci büyük ağacı görüyoruz, rüzgar sanki sadece ona
esiyormuşçasına sarsılıyordu; sonra ikinci büyük ağacı görüyoruz sırılsıklam,
sanki yağmur bir tek ona aşık olmuş bırakmıyor yakasını. Korkutucu! Hemen
ardından üçüncü büyük ağaç gösterdi kendini, tüm yaprakları dökülmüş ama o
kadar çok dalı var ki dev gibi, dalların uçlarını bulmaya çalışan gözlerimizi güneşin
sarı cızlamaları yakınca, kirpiklerimizden yardım alıyoruz. Ormana giriyoruz, neden
giriyoruz, doğru mu yapıyoruz, biz burada ne arıyoruz bilmeden. Yolun ucunda mazoşistçe
etkilendiğimiz eski korku filmlerini görecekmişiz gibi bir korkak heyecan
hissediyoruz, şarkı mırıldanıyoruz. Insan sadece inanmaya çalışırken ve utanç
verici bir şey düşünmek zorunda kaldığında istemsizce şarkı mırıldanır, hepimiz
de durumun farkındayız ama ses etmiyoruz. Sakinleşmeyi, açık etmeye tercih eder
gibiyiz.
Ne dedim ben? Evet on kişiyiz, hepimiz için “nev-i şahsına
münhasır” derler, münhasır ne demek bilmeyenler. Hepimizin içten içe bir birine
diş bilediği anlar kadar hayran olduğu anlar da yaşadık, herkes bu anlardan
sadece birinin farkında, yani nefret ve sevgiyi
birlikte kabul edemediğimizi bile kendimize itiraf edemiyoruz. Allah
arttırsın paramız pulumuz yerinde, zeki çocuklarız, bıkmadan usanmadan okumuşuz
okulları, tahsilliyiz anasını satayım, üstümüz başımız binler. Bir yerden sonra
ağaçlar bitecek diye hadi hadi’lerle yola bakıyoruz ama nafile, öyle sandığın
gibi renkli, çiçekli, bol kuş sesli bir orman değil. Babası kahverengi, annesi
yeşil belli ki. Korkmaktan bıktık artık sıkılıyoruz, “dönsek mi” diyoruz ama
merak da ediyoruz. Nihayet başka bir renk. Kızıl bir renk, bir çatı ve nihayet
başka bir ses. Sakin bir su sesi. İşte bulduk seni, büyük dev bir orman evi.
Gerçek Dünya Malikanesi…
Park ediyoruz arabayı, giriyoruz içeri, sonrasını unuttum.
Hayal meyal bazı huzur anları hatırlıyorum bir kaç da resim.
Bir sürü farklı oda vardı. Hepsi kocaman yaklaşık 100
metrekare civarı. Aslında vücudumuzu dinlendiremememizin asıl nedeni olan bu
odaların zihnimizi dinlendireceğini hiç tahmin edememiştik. Biz yatmaya gelmiştik,
demiştik ki: “hiçbir şey yapmadan çimenlerde uyuyalım, kuş seslerini
dinleyelim”. Olmadı, biz istemedik…
Giriş katı karşılaşma noktasıydı, aydınlık ve hatıra doluydu
her yer. Malikane dediysem şato zannedilmesin. Şimdilerin deyişiyle içerisi bir
Loft gibiydi. Bir öğrenci loftu, orada burada fotoğraflar, minik notlar… Sanki
Avrupa’da bir hard rock caféde gibiydik. Dört bir yanda mutlaka mıncıklanacak
bir ıvır zıvır vardı, 5 yaşında oyuncak eve giriş bileti sevinciydi
yaşadığımız.
Odaların tümü üst kattaydı.
Odalardan birinin adı sahneydi. Kapıyı araladığın anda bir
kutuya giriyordun. Sağ ve solunda birer perde. İnsan iki perdeyi aynı anda
açmak, bakmak istiyor. Aç gözlüyüz, alışmışız. Her perdenin yanında düğmeler
vardı, bir kaçına aynı anda basabiliyorsun, rengarenkler ve her birinin yanında
yazılar vardı. Kırmızı düğme rastgele, mor düğme jazz, sarı düğme rock, yeşil
düğme gece, mavi düğme gündüz, pembe düğme akustik… Diğerlerini tam
hatırlamıyorum. Kendi kendime “Bir denerim sonra geri döner farklı düğmelere
basarım” diye düşünmüştüm. Kırmızı, pembe ve yeşil düğmelere bastığımı
hatırlıyorum, perdeyi aralayıp içeri girdim. Sahnedeydim, bir ses duydum “ne
çalıyoruz?”. Arada kaldım, dönüp başka düğmelere mi bassam, yoksa bir şarkı adı
mı söylesem. Sesin geldiği yöne döndüm, gülümseyen bir guitarist, bar
sandalyesi gibi bir şeye oturmuş beni bekliyordu. “Don’t let me be
misunderstood” dedim. Belli belirsiz bir ekran açıldı önümde, hologram gibiydi,
şarkı sözleri belirdi. Mikrofon vikledi, bir an tereddüt ettim, “sonra
söyleyeceğim” dedim ve alelacele çıktım ordan. Kutuya geri döndüm. Kendimize
güvenmiyoruz, alışmışız korkuyoruz. Diğer perdede de düğmeler vardı. Drama,
stand up, dans, gece, gündüz düğmelerini hatırlıyorum. Drama’ya bastım, çok
içine girmeden sıvışabilirim gibi geldi. Çaktırmak istemiyoruz, alışmışız
endişeleniyoruz. Güzel bir dekor vardı ve tam bir oyuncu edasıyla biri bana
doğru şöyle dedi: “Peki, memurdan şikayetçi olacak idari yargıç kim?” Herkes
bana bakıyordu, sıra bendeydi, bir ses duydum “siz sayın başkan”. Bu bir
suflördü, fısıldadı vurgusuzca. Tekrar ettim, kabul gördü gibi geldi, sıramı
savmıştım. Öne çıkmayı sevmiyoruz alışmışız netleşemiyoruz. Tiyatro ve ben,
imkansız, tabii ki geri döndüm ve odadan çıktım.
Adı “anlat” olan bir oda vardı. Ortada bir sandalye, sıcacık
bakışlarıyla elinde kalem kağıt biri oturuyordu. “Efsun hoşgeldin, hadi anlat”
dedi. “Ben şok” dedim. Hem kızdım bu rahatlığa “kimsin sen be!” dedim içimden,
hem de anlatacak ne çok şey olduğunu hatırladım. Yabancılıkla hadsizliği
karıştırıyoruz, alışmışız kızıyoruz. “Ne anlatayım” dedim. “Mesela, okuldan bahsedince geriliyorsun sen,
ilkokulu konuşalım mı biraz?” dedi, “sonra” dedim çıktım. Derine inmiyoruz alışmışız boğuluyoruz.
Kütüphane odasını da hatırlıyorum. Her yer kitap dolu, hemen
yanıma biri geldi, “buyrun” dedi “rahatınıza bakın”. Her yer okuma köşeleriyle
dolu ve her kösede bir abajur, bir sehpa, rahat bir koltuk vardı. Bir bölüm
sadece gözlük rafıydı, tercihinize gore gözlüğünüzü seçiyor, kitabınızı alıyor,
köşenize yerleşiyordunuz.
En sevdiğim oda müzik odası oldu bu malikanede. Envai çeşit
müzik çalar aletle doluydu ve tabii albümler. Odada kaset bile vardı! Plaklar,
cd’ler… Ister yalıtımlı bölümlere geçip dinliyordun, istersen kulaklıkla.
Bir oda sinema odasıydı. Bir ekran var, sadece filmin adını
yazıyorsun, dev perde iniyor ve film başlıyordu. “Aman bundan bizim oralarda da
var” dedin di mi? Doyumsuzuz alışmışız daha çok istiyoruz.
Sıkıcı olmadığına sevindiğim bir de eğitim odası vardı. Ne
yapmak istiyorsan, ekrana yazman yeterliydi ama burada randevu sistemi vardı.
Mesela yaprak sarma yapmayı öğrenmek istiyorsan, ekrandaki Alana “aşçı”
yazıyorsun sonra “türk mutfağı” butonuna tıklıyorsun, ekranda sana bunu
yapabileceğin uygun gün ve saatler beliriyor, seçiyorsun. Bu arada tabii ki bu
ekranda masaüstü aradım, sağ üstte saat var mı baktım, wi fi işareti aradım
yoktu. İletişimle özgürlüğü karıştırıyoruz alışmışız, sesimizi duysunlar
istiyoruz.
Daha neler neler… Oyun odası vardı mesela oyun hamurundan
ağlayan bebeğe, evcilik eşyasından puzzle’a kadar bulabiliyordun; her renk ve
çeşitte boyanın olduğu resim odası vardı sonra, kendine bir yer belirliyordun:
tavan, taban, duvar, pencere gibi. Çiziyordun, aynı yere bir daha çizmek
istediğinde suyla silebiliyordun. Uyku odası vardı, kapısını aralayıp adım
atarsan yere düşersin! Bana oldu çünkü taban olduğu gibi yatak. Düşünsene
bembeyaz bir yatak, çeşit çeşit örtü ve onlarca puf yastık. Karanlık, güneşli,
yağmurlu seçenekleri var hem ışık hem de sesler istediğin mevsime gore
değişebiliyor, sinema salonundaki 4D gibi… Gözümüzü boyuyorlar alışmışız -mış
gibilere. Sanırım tüm odalara girdim yani başka kapı görmedim ama diğerlerine
de sordum.
Kaç gün kaldık, hangi odada en fazla süreyi geçirdik
bilmiyorum. Burada zaman yok, zamana dair bir bilgi yok. Her yorulduğumda uyku
odasına attım kendimi. Ne kadar uyudum, ne zaman kalktım bilmiyorum. Bazen
sahnede uyuya kaldım, bazense kütüphanede. Her uyanışımda yanımda beyaz
kıyafetler buluyordum ve bir kahvaltı. Zaten kahvaltıdan başka bir şey
yemiyorduk, yemek düşünecek vakit hiç olmuyordu ki. Bazen eğitim odasında
yaptığım yemekleri yiyordum. Hepimizde birer çan vardı, iletişim kurmak
buluşmak istediğimizde çalıyorduk, alt kata inip merhabalaşıyorduk ama fazla
konuşmuyorduk, herkesin isteyerek yapması gereken bir şey oluyordu. Küsmüyorduk
da, alışmamışız muhtaç olmamaya.
Bir gün, her girdiğim odada “yarın görüşürüz” yerine “seneye
görüşürüz” cümlesini duyunca, gideceğimizi anladım. Çanlar çalındı, alt katta
buluştuk, malikaneden çıktık. Tek mutsuzluğumuz hiç birşey özlememiş olmanın
boşluğuydu. Orman yoluna girdik, ordan asfalta geçtik, büyük üç ağaç yerli
yerindeydi. “HerGün” okunu gördük, saptık,
gelişteki gibi kalabılıktı. Hepimiz hep bir ağızdan konuşmaya başladık, “şu ne
güzeldi”, “bunu yapabildiğimi bilmiyordum” gibi cümleleri avaz avaz, hevesle ve
birbirimizin sözünü keserek ard arda sıralıyorduk. Birden durduk! Hemen hemen
hepimiz bir diğerimizin bilmediği odalardan bahsediyordu. Mesela bir bisiklet
parkuru varmış ben görmemiştim, bir tane güzellik salonu varmış aynasızmış. “Hadi
ordan” demeye alışmıştık aslında, bu kez inanıyorduk, şaşkınlığımızı itiraf
edemedik.
Meydanlarda group suratımızı büzdüğümüz anketörlerden birine
“nafakamız olsun” diyerek doldurduğumuz “size özel dünya” anketinin bizi buraya
getireceğini nerden bileceğiz. O çocuğa da bir daha rastlayamayız, rastlarsak
da detayını öğrenelim, bir toplantı yapalım, işi büyütelim, biz de kuralım
böyle vizyoner bir dünya diye düşünüyoruz. Öküzüz anlamıyoruz, durumu
kavrayamıyoruz, HerGün tabelası çok geride kalmış, hemen geri evrilmişiz.
Bazılarımızın aklı takıldı ama! Arada kaldık, aslında HerGün’de de gerçek
dünyayı yaşayabiliriz bence.
Başka bir dünya var! HerGün’ü geçince 3 büyük ağaç sonra…