4 Aralık 2013 Çarşamba

Kırmızı Zamanlar


Dün… Özlenen “an” olduğunda, kavuşmak arabeskinin imkansızlığında mahçup buldum kendimi. Bir şarkı dinliyordum, youtube’dan, -kuvvetle muhtemel- genç bir delikanlı fona siyah beyaz aşk fotoğraflarını ardı ardına sıralamış fotoğraflardan bir klip yapmış kendine – ki eminim hiç ihtimal vermezdi dünyanın diğer bir ucunda koca bir kadının o şarkıya eşlik eden fotoğraflarla üzüleceğini… O zamanlarda… Bir zamanlarda…
Dinlemeye başladıktan sadece bir kaç saniye sonra karşıma oturup kendime baktım. Oturduğum yerde ayak uçlarım birbirine dönmüş, bir elim diğer elimi tutmuş, gözlerim kendi içine bakarken yanmış kül olmuştu. Sana oluyor evet. Bedenin ruhu avutması. Vücudunuz acıyan ruhunuzu okşuyor, “yok birşey” diyor, “şimdiki zamanlarda yok öyle şeyler, öğrendin hayata karşı olan coşkunu zincirlemeyi, dört nala değil sessiz ve yavaşça yürümeyi”
O zamanlar öğrenmediklerimiz çoktu, ne olacağını deneyimlemediğimizdendi “ne olursa olsun” başlıklı meydan okumalarımız. Hırslar ateş, aşklar ateş, cesaret ve merak körüktü. Heyecan parlamalarının içi göz yaşı doluydu, yine de güzeldi. Gecenin de gün kadar hakkını verir, ne uyanıkken ne de uyurken nerde olduğumuzla ilgilenmezdik, çarpışarak törpülenirdik o zamanlar. Sarılırdık, kızardık, öpüşürdük, acı çeker çektirirdik, kıskanırdık can havliyle, yüksek sesle, aceleyle o kıpkırmızı zamanlarda. Korkmadan alınan her nefes daha çoğunun garantisiyle içe çekilirdi. Daha büyük güler, daha büyük ağlardık, çığlık çığlığa eğlenirdik. Bizim dünyamız en büyüğüydü, git gide tek evrende iğne başlarına döndük.
Özlese de gitmek istemediği anlardır insanı büyüten, teşekkür edilen. Çıplak, çakmak gözlü, parlak saçlı, terli, kızgın, mis kokulu ve çok yumuşaktık o zamanlar, çok arkadaşımız çok aşkımız çok hayatımız vardı. Hayal olduğunu anladık, şimdi hatırlamak istediğimizde o anları, o zamanlar gibi olmuyor, gerçekmişçesine yaşanmıyor. Özlüyoruz, gitmek istemiyoruz, bazılarımız… O zamanlarda çok kırmızısı olanlar. Geçmişe sarılamayanlar...



28 Haziran 2013 Cuma

ZAMAN YOKTU, ANLAR VARDI... GENCO ERKAL'A TEŞEKKÜR...

“Yaşamaya Dair - Bursa Cezaevi’nden Mektuplar” 


Dün gece Nazım Hikmet ile birlikteydik… Ruhu vücut bulmuş bize seslendi. Zaman yoktu, anlar vardı. Öyle içten, öyle gerçekti ki içimizde eser kalmadı örülmüş duvarlardan, tarumar etti sınırları. Önce hapishane duvarlarından içeri baktık, sonundaysa ölümle yaşam arasındaki o buğulu perdeyi yaktı kül etti. Nazım Hikmet, o tastamam cümleleriyle vura vura bağırdı yine gerçekleri yüzümüze…
Anlardı yaşanan, zamanın ötesinde ve mimarı o anların, Genco Erkal’dı.
Oldum olası sevmişimdir Eminönü’nü. Kargaşasını, camiilerini, kuşlarını, derme çatmalığını, balık kokusunu, insan kokusunu, dağınık düzenini... Eminönü’ne dair bol virgüllü cümleler vardır, ararsın noktasını bulamazsın. Keşfedilmemiş bir yeri mutlaka vardır, dokunamadığın bir duvarı. “Genco Erkal’ın yeni oyunu Eminönü’nde sahneleniyormuş”u duyunca sevindim. Annem çok sever biliyor musun? Çocuk tiyatrolarından ilk terfimin hediyesidir Genco Erkal. Şimdi hatırlamıyorum ilk hangi oyununu izledim.

Ali Paşa Hanı’nı aradık bulduk. Çok kolay, Karaköy’den Eminönü’ne Galata Köprüsü’ne tutunarak geçersen, köprü bitminde sağa doğru biraz devam etmen gerekiyor.  O ne masal bir yer! Anlatmak için uğraşırsın ve sonunda tam da anlatamaz, dilinin ucunda sıfatlarınla kalakalırsın.
“Yaşamaya Dair - Bursa Cezaevi’nden Mektuplar” için Eminönü’ndeki Ali Paşa Hanı Tiyatrosu’na vardık. Zaman yoktu, anlar vardı. Mutluluk ve umut arkadaş olmuş bizi sevindirirken ani dağılmalarla çaresizlik ve hüzne boğulduk. Katıldık! Hem coşkuyla hem cesaret hem de kızgınlıkla. Oyuna eşlik eden canlı müzikle izlediğimiz hayata daldık, büyüleyici ışıkla masallara inandık, Piraye Hanım’ın şarkılarıyla özledik Nazım Hikmet’i. Tülay Günal dün Piraye Hanım’dı, Umudumuzdu, umudumuzdu Piraye Hanım umudumuzdu ve umduğumuzdu da. Düşündük o zaman, o an, orda, o zaman, o an… o da düşünüyor muydu Nazım Hikmet’i…  Nazım Hikmet mektuplarında yazdıklarını anlatsaydı eğer nasıl olurdu? sorusuna cevabı Genco Erkal verdi.
En çok ihtiyacımız olan günlerden bir gün Nazım Hikmet ile birlikteydik.
Oyun bitti, bıraksalar saatlerce tek başıma alkışlayabilirdim. Çıktık Ali Paşa Hanı’ndan. yürüdük Karaköy’e… Nazım Hikmet’in özlemi damarlarımızda, İstanbul’u seyrettik yol boyu, acısından izler vardı kalbimizde, İstanbul’da olmak hiç bu kadar merhem olmamıştı bize.
Nazım Hikmet, İstanbul’a hasret biz Nazım Hikmet’e hasret… Hiç kavuşamayacağız. Biz İstanbul’da, Genco Erkal sahnede yaklaşacağız bazen hasretlerimize. Zaman yok, anlar var, inadına yaşamak var…