Dün… Özlenen “an” olduğunda, kavuşmak arabeskinin
imkansızlığında mahçup buldum kendimi. Bir şarkı dinliyordum, youtube’dan,
-kuvvetle muhtemel- genç bir delikanlı fona siyah beyaz aşk fotoğraflarını ardı
ardına sıralamış fotoğraflardan bir klip yapmış kendine – ki eminim hiç ihtimal
vermezdi dünyanın diğer bir ucunda koca bir kadının o şarkıya eşlik eden
fotoğraflarla üzüleceğini… O zamanlarda… Bir zamanlarda…
Dinlemeye başladıktan sadece bir kaç saniye sonra karşıma
oturup kendime baktım. Oturduğum yerde ayak uçlarım birbirine dönmüş, bir elim
diğer elimi tutmuş, gözlerim kendi içine bakarken yanmış kül olmuştu. Sana
oluyor evet. Bedenin ruhu avutması. Vücudunuz acıyan ruhunuzu okşuyor, “yok
birşey” diyor, “şimdiki zamanlarda yok öyle şeyler, öğrendin hayata karşı olan
coşkunu zincirlemeyi, dört nala değil sessiz ve yavaşça yürümeyi”
O zamanlar öğrenmediklerimiz çoktu, ne olacağını
deneyimlemediğimizdendi “ne olursa olsun” başlıklı meydan okumalarımız. Hırslar
ateş, aşklar ateş, cesaret ve merak körüktü. Heyecan parlamalarının içi göz yaşı
doluydu, yine de güzeldi. Gecenin de gün kadar hakkını verir, ne uyanıkken ne de
uyurken nerde olduğumuzla ilgilenmezdik, çarpışarak törpülenirdik o zamanlar.
Sarılırdık, kızardık, öpüşürdük, acı çeker çektirirdik, kıskanırdık can
havliyle, yüksek sesle, aceleyle o kıpkırmızı zamanlarda. Korkmadan alınan her
nefes daha çoğunun garantisiyle içe çekilirdi. Daha büyük güler, daha büyük
ağlardık, çığlık çığlığa eğlenirdik. Bizim dünyamız en büyüğüydü, git gide tek
evrende iğne başlarına döndük.
Özlese de gitmek istemediği anlardır insanı büyüten, teşekkür edilen. Çıplak,
çakmak gözlü, parlak saçlı, terli, kızgın, mis kokulu ve çok yumuşaktık o
zamanlar, çok arkadaşımız çok aşkımız çok hayatımız vardı. Hayal olduğunu
anladık, şimdi hatırlamak istediğimizde o anları, o zamanlar gibi olmuyor,
gerçekmişçesine yaşanmıyor. Özlüyoruz, gitmek istemiyoruz, bazılarımız… O
zamanlarda çok kırmızısı olanlar. Geçmişe sarılamayanlar...
