18 Mayıs 2013 Cumartesi

Gerçek Dünya Malikanesi...


   Ağaçlar saklamış, bir kilometreden daha uzaksanız görmeniz imkansız, farketmeniz olanaksız. Uçsuz bucaksız asfalt bir yolda ilerliyoruz. Dediler ki: “solda HerGün tabelasını göreceksiniz, oraya sapmayın -ki zaten trafik vardır o girişte-, yola devam edin, sağda 3. büyük ağacı görünce yavaşlayın, ormana girin”. Tabelayı gördük, gerçekten de o ne kalabalık! Yolumuza devam ediyoruz, tenhalıktan mutluyuz, bıkmışız kalabalığa alışmak zorunda kalmaktan. Sağda birinci büyük ağacı görüyoruz, rüzgar sanki sadece ona esiyormuşçasına sarsılıyordu; sonra ikinci büyük ağacı görüyoruz sırılsıklam, sanki yağmur bir tek ona aşık olmuş bırakmıyor yakasını. Korkutucu! Hemen ardından üçüncü büyük ağaç gösterdi kendini, tüm yaprakları dökülmüş ama o kadar çok dalı var ki dev gibi, dalların uçlarını bulmaya çalışan gözlerimizi güneşin sarı cızlamaları yakınca, kirpiklerimizden yardım alıyoruz. Ormana giriyoruz, neden giriyoruz, doğru mu yapıyoruz, biz burada ne arıyoruz bilmeden. Yolun ucunda mazoşistçe etkilendiğimiz eski korku filmlerini görecekmişiz gibi bir korkak heyecan hissediyoruz, şarkı mırıldanıyoruz. Insan sadece inanmaya çalışırken ve utanç verici bir şey düşünmek zorunda kaldığında istemsizce şarkı mırıldanır, hepimiz de durumun farkındayız ama ses etmiyoruz. Sakinleşmeyi, açık etmeye tercih eder gibiyiz.
Ne dedim ben? Evet on kişiyiz, hepimiz için “nev-i şahsına münhasır” derler, münhasır ne demek bilmeyenler. Hepimizin içten içe bir birine diş bilediği anlar kadar hayran olduğu anlar da yaşadık, herkes bu anlardan sadece birinin farkında, yani nefret ve sevgiyi  birlikte kabul edemediğimizi bile kendimize itiraf edemiyoruz. Allah arttırsın paramız pulumuz yerinde, zeki çocuklarız, bıkmadan usanmadan okumuşuz okulları, tahsilliyiz anasını satayım, üstümüz başımız binler. Bir yerden sonra ağaçlar bitecek diye hadi hadi’lerle yola bakıyoruz ama nafile, öyle sandığın gibi renkli, çiçekli, bol kuş sesli bir orman değil. Babası kahverengi, annesi yeşil belli ki. Korkmaktan bıktık artık sıkılıyoruz, “dönsek mi” diyoruz ama merak da ediyoruz. Nihayet başka bir renk. Kızıl bir renk, bir çatı ve nihayet başka bir ses. Sakin bir su sesi. İşte bulduk seni, büyük dev bir orman evi. Gerçek Dünya Malikanesi…
Park ediyoruz arabayı, giriyoruz içeri, sonrasını unuttum. Hayal meyal bazı huzur anları hatırlıyorum bir kaç da resim.
Bir sürü farklı oda vardı. Hepsi kocaman yaklaşık 100 metrekare civarı. Aslında vücudumuzu dinlendiremememizin asıl nedeni olan bu odaların zihnimizi dinlendireceğini hiç tahmin edememiştik. Biz yatmaya gelmiştik, demiştik ki: “hiçbir şey yapmadan çimenlerde uyuyalım, kuş seslerini dinleyelim”. Olmadı, biz istemedik…
Giriş katı karşılaşma noktasıydı, aydınlık ve hatıra doluydu her yer. Malikane dediysem şato zannedilmesin. Şimdilerin deyişiyle içerisi bir Loft gibiydi. Bir öğrenci loftu, orada burada fotoğraflar, minik notlar… Sanki Avrupa’da bir hard rock caféde gibiydik. Dört bir yanda mutlaka mıncıklanacak bir ıvır zıvır vardı, 5 yaşında oyuncak eve giriş bileti sevinciydi yaşadığımız.  
Odaların tümü üst kattaydı.
Odalardan birinin adı sahneydi. Kapıyı araladığın anda bir kutuya giriyordun. Sağ ve solunda birer perde. İnsan iki perdeyi aynı anda açmak, bakmak istiyor. Aç gözlüyüz, alışmışız. Her perdenin yanında düğmeler vardı, bir kaçına aynı anda basabiliyorsun, rengarenkler ve her birinin yanında yazılar vardı. Kırmızı düğme rastgele, mor düğme jazz, sarı düğme rock, yeşil düğme gece, mavi düğme gündüz, pembe düğme akustik… Diğerlerini tam hatırlamıyorum. Kendi kendime “Bir denerim sonra geri döner farklı düğmelere basarım” diye düşünmüştüm. Kırmızı, pembe ve yeşil düğmelere bastığımı hatırlıyorum, perdeyi aralayıp içeri girdim. Sahnedeydim, bir ses duydum “ne çalıyoruz?”. Arada kaldım, dönüp başka düğmelere mi bassam, yoksa bir şarkı adı mı söylesem. Sesin geldiği yöne döndüm, gülümseyen bir guitarist, bar sandalyesi gibi bir şeye oturmuş beni bekliyordu. “Don’t let me be misunderstood” dedim. Belli belirsiz bir ekran açıldı önümde, hologram gibiydi, şarkı sözleri belirdi. Mikrofon vikledi, bir an tereddüt ettim, “sonra söyleyeceğim” dedim ve alelacele çıktım ordan. Kutuya geri döndüm. Kendimize güvenmiyoruz, alışmışız korkuyoruz. Diğer perdede de düğmeler vardı. Drama, stand up, dans, gece, gündüz düğmelerini hatırlıyorum. Drama’ya bastım, çok içine girmeden sıvışabilirim gibi geldi. Çaktırmak istemiyoruz, alışmışız endişeleniyoruz. Güzel bir dekor vardı ve tam bir oyuncu edasıyla biri bana doğru şöyle dedi: “Peki, memurdan şikayetçi olacak idari yargıç kim?” Herkes bana bakıyordu, sıra bendeydi, bir ses duydum “siz sayın başkan”. Bu bir suflördü, fısıldadı vurgusuzca. Tekrar ettim, kabul gördü gibi geldi, sıramı savmıştım. Öne çıkmayı sevmiyoruz alışmışız netleşemiyoruz. Tiyatro ve ben, imkansız, tabii ki geri döndüm ve odadan çıktım.
Adı “anlat” olan bir oda vardı. Ortada bir sandalye, sıcacık bakışlarıyla elinde kalem kağıt biri oturuyordu. “Efsun hoşgeldin, hadi anlat” dedi. “Ben şok” dedim. Hem kızdım bu rahatlığa “kimsin sen be!” dedim içimden, hem de anlatacak ne çok şey olduğunu hatırladım. Yabancılıkla hadsizliği karıştırıyoruz, alışmışız kızıyoruz. “Ne anlatayım” dedim.  “Mesela, okuldan bahsedince geriliyorsun sen, ilkokulu konuşalım mı biraz?” dedi, “sonra” dedim çıktım.  Derine inmiyoruz alışmışız boğuluyoruz.
Kütüphane odasını da hatırlıyorum. Her yer kitap dolu, hemen yanıma biri geldi, “buyrun” dedi “rahatınıza bakın”. Her yer okuma köşeleriyle dolu ve her kösede bir abajur, bir sehpa, rahat bir koltuk vardı. Bir bölüm sadece gözlük rafıydı, tercihinize gore  gözlüğünüzü seçiyor, kitabınızı alıyor, köşenize yerleşiyordunuz.
En sevdiğim oda müzik odası oldu bu malikanede. Envai çeşit müzik çalar aletle doluydu ve tabii albümler. Odada kaset bile vardı! Plaklar, cd’ler… Ister yalıtımlı bölümlere geçip dinliyordun, istersen kulaklıkla.
Bir oda sinema odasıydı. Bir ekran var, sadece filmin adını yazıyorsun, dev perde iniyor ve film başlıyordu. “Aman bundan bizim oralarda da var” dedin di mi? Doyumsuzuz alışmışız daha çok istiyoruz.
Sıkıcı olmadığına sevindiğim bir de eğitim odası vardı. Ne yapmak istiyorsan, ekrana yazman yeterliydi ama burada randevu sistemi vardı. Mesela yaprak sarma yapmayı öğrenmek istiyorsan, ekrandaki Alana “aşçı” yazıyorsun sonra “türk mutfağı” butonuna tıklıyorsun, ekranda sana bunu yapabileceğin uygun gün ve saatler beliriyor, seçiyorsun. Bu arada tabii ki bu ekranda masaüstü aradım, sağ üstte saat var mı baktım, wi fi işareti aradım yoktu. İletişimle özgürlüğü karıştırıyoruz alışmışız, sesimizi duysunlar istiyoruz.
Daha neler neler… Oyun odası vardı mesela oyun hamurundan ağlayan bebeğe, evcilik eşyasından puzzle’a kadar bulabiliyordun; her renk ve çeşitte boyanın olduğu resim odası vardı sonra, kendine bir yer belirliyordun: tavan, taban, duvar, pencere gibi. Çiziyordun, aynı yere bir daha çizmek istediğinde suyla silebiliyordun. Uyku odası vardı, kapısını aralayıp adım atarsan yere düşersin! Bana oldu çünkü taban olduğu gibi yatak. Düşünsene bembeyaz bir yatak, çeşit çeşit örtü ve onlarca puf yastık. Karanlık, güneşli, yağmurlu seçenekleri var hem ışık hem de sesler istediğin mevsime gore değişebiliyor, sinema salonundaki 4D gibi… Gözümüzü boyuyorlar alışmışız -mış gibilere. Sanırım tüm odalara girdim yani başka kapı görmedim ama diğerlerine de sordum.
Kaç gün kaldık, hangi odada en fazla süreyi geçirdik bilmiyorum. Burada zaman yok, zamana dair bir bilgi yok. Her yorulduğumda uyku odasına attım kendimi. Ne kadar uyudum, ne zaman kalktım bilmiyorum. Bazen sahnede uyuya kaldım, bazense kütüphanede. Her uyanışımda yanımda beyaz kıyafetler buluyordum ve bir kahvaltı. Zaten kahvaltıdan başka bir şey yemiyorduk, yemek düşünecek vakit hiç olmuyordu ki. Bazen eğitim odasında yaptığım yemekleri yiyordum. Hepimizde birer çan vardı, iletişim kurmak buluşmak istediğimizde çalıyorduk, alt kata inip merhabalaşıyorduk ama fazla konuşmuyorduk, herkesin isteyerek yapması gereken bir şey oluyordu. Küsmüyorduk da, alışmamışız muhtaç olmamaya.
Bir gün, her girdiğim odada “yarın görüşürüz” yerine “seneye görüşürüz” cümlesini duyunca, gideceğimizi anladım. Çanlar çalındı, alt katta buluştuk, malikaneden çıktık. Tek mutsuzluğumuz hiç birşey özlememiş olmanın boşluğuydu. Orman yoluna girdik, ordan asfalta geçtik, büyük üç ağaç yerli yerindeydi. “HerGün”  okunu gördük, saptık, gelişteki gibi kalabılıktı. Hepimiz hep bir ağızdan konuşmaya başladık, “şu ne güzeldi”, “bunu yapabildiğimi bilmiyordum” gibi cümleleri avaz avaz, hevesle ve birbirimizin sözünü keserek ard arda sıralıyorduk. Birden durduk! Hemen hemen hepimiz bir diğerimizin bilmediği odalardan bahsediyordu. Mesela bir bisiklet parkuru varmış ben görmemiştim, bir tane güzellik salonu varmış aynasızmış. “Hadi ordan” demeye alışmıştık aslında, bu kez inanıyorduk, şaşkınlığımızı itiraf edemedik.
Meydanlarda group suratımızı büzdüğümüz anketörlerden birine “nafakamız olsun” diyerek doldurduğumuz “size özel dünya” anketinin bizi buraya getireceğini nerden bileceğiz. O çocuğa da bir daha rastlayamayız, rastlarsak da detayını öğrenelim, bir toplantı yapalım, işi büyütelim, biz de kuralım böyle vizyoner bir dünya diye düşünüyoruz. Öküzüz anlamıyoruz, durumu kavrayamıyoruz, HerGün tabelası çok geride kalmış, hemen geri evrilmişiz. Bazılarımızın aklı takıldı ama! Arada kaldık, aslında HerGün’de de gerçek dünyayı yaşayabiliriz bence.

Başka bir dünya var! HerGün’ü geçince 3 büyük ağaç sonra…


11 Mayıs 2013 Cumartesi

Aşkın Demonstrasyonu




Aşk, içi öğretilerle dolu ağır ve göz alıcı bir kitaptır. Her sayfası bir andır, o andır, belki 1 salise…
Aşk birine bağlı değildir, birine aşık olunmaz sadece aşık olunur. Uyumsuzluklar, zıtlıklar, herşeye rağmenler de bu yorumun kanıtıdır.
Hayatında bir veya daha fazla kez aşık olunabileceği gibi aşksız bir yaşama da sahip olabilir insan. Bu alınması gereken dersin yöntemine gore değişir. Aşk çoğu zaman bir eğitim biçimidir. Yaşayarak öğrenmek isimli metodun alt başlıklarından biridir. Hayatının bir döneminde, bir sonraki adımının dünyayla harmoni sağlayabilmesi için bazı bilgilere ihtiyaç duyarsın ve bu bilgiler beyninde bazı bölümlerin pencereleri açılmadan içeri giremez. O pencereler çoğu zaman kilitlidir, başka anlar o pencereleri daha once açmaya çalışmış ama yeterince güçlü zorlayamamıştır. Aşk güçlüdür, ruhunun direnci ne olursa olsun ondan üstün gelebilir. Gelmesi de gerekir, senden her zaman üstündür, köle olursun.
Ne diyordum? Aşk, geleceği anı iyi bilir ve karşına denk gelen her kimse ondan beslenir. Kaynağı derstir aracı insan… Bu denklemin harikuladeliğiyse 2 taraflı olmasıdır. Yani aynı anda farklı iki insan farklı dersler için birbirine sarılır. Aşk ile… Bu yüzden aşk hiç bir çeşidinde pişmanlığa gebe değildir. Her aşk bilmen gerekenlerden bir veya birkaçını kulağına fısıldar. Bu fısıltı kimin dudaklarını araç olarak kullandıysa sen o dudaklarla yaşamayı sürdürebilirsin. Bu şanslı olduğunu gösterir, aşkın acılılarından birer lokma alman yeterlidir. Her defasında aynı menuyle karşılaşmazsın. Bir daha öğretmen, kapını aşkla çalmaz başka yollar arar. Başka yöntemlerle pencerelerindeki camlar kırılır.
Aşk kalemdir, kağıttır, kitaptır, okuldur bazen… Kanattır çoğu zaman, sırtında bulursun seni havaya kaldırır, kadrajını değiştirir, gerçeği kuş bakışı anlatır. Bazen kibarca bazen şiddetle, kanadı kimin taktığına takılırsan su dizine gelir, dalıp yeşil mavide sarhoş gezerken aniden nefese duyduğun ihtiyacı tadamaz, hayatın değerini anlayamazsın.