8 Ekim 2009 Perşembe
sohbetin alasına başlamadan önce düşün... Ama az...
Hiç beklenmedik bir anda gelen ve hiç gitmeyen sorularla dolu pembemsi bir bulutun içindeyim… Ama öyle romantik, duygusal bir renk değil bu… İnsanı tedirgin eden bir belirsizliğin heyecanı. Yediğim elmanın patates çıkması veya eve varınca bir yere uğramayı unuttuğumu anladığım zaman hissettiğim gündelik saçmalıklarla hiçbir alakası yok.. Beni tanımayan birini kızdıracak bir şey söylediğimde bağırmak isterim ben bazen “sen nerden bileceksin ki?” Aslında demagojik bir haykırış değildir de bu birazcık “ben de insanım” cümlesinin etrafında dolaşmaya benzer… Benzer… Ama o da değildir… Bazen o kadar büyük geliyor ki hayat yetişemiyorum… Sanki o upuzun yol dikine bir hal almış kafasını göremiyorum, yumruklamak istiyorum yetişemiyorum… Yetişmeye çalıştıkça ben de uzuyorum. Uzadıkça aşağıdakilerden uzaklaşıyorum… Arada kalıyorum, kalıyorum, arada kalıyorum, kayıplara karışıyorum… Yeşil bulutlar, mavi bulutlar, görünmüyorum… “Bir yakalasam haklayacağım onu, gözünün ortasına bir yumruk atacağım” diyorum… Sonra bu planları yaparken birdenbire kızgınlığımı sorgulamaya başlıyorum. Neden kızgınım? Neden kızgınız? Savuruyor diye mi? Zor seçimlere zorluyor diye mi? Bir de kader denen belirsiz bir kahraman var… Kahramanlığı ikilemde kalmış bir siluet… Belki de siluet bile değil bir ilüzyon… Tam kahraman sandığında nanik yapan yegane model… Oysa ben sadece tırmanmaya çalışıyorum… Neden? Dur orda… Mavi de güzel, hatta yeşil de güzel… Karşıma alıp hayatla, kaderle, gelecekle ve vicdanla sohbet etmek istiyorum… Acaba yer mi? Geleceği çıkaralım… O zaman cesaret edebilirim… Ya da gelecekle bir anlaşma yapalım, bazı konulara girmesin… Ya da bir dakika… Herkes şartlarını söylesin öyle girelim bu münazara ortamına… İlk şartları ben söylesem de olur… Pazarlık! Nasıl bir güven çıkmazıdır bu hayalle bile pazarlık yaptırıyor insana… Bırak gitsin… Kalbim elimde, aklım başımda, tırmanmaya devam, cevapsız sorularla… Yalnız içerlerimde dinlenilmeyeceğini bilsem de tek bir tavsiyem var: Fazla düşünme…
8 Eylül 2009 Salı
buldun mu:)
Hislerin karmaşıklaşması ne kadar da kolay… İnsan kendine kaç yaşından itibaren “hayat bu mu?” veya ”hayat bundan mı ibaret” diye soruyor? Kimler bu soruyu soruyor? Sık soranla seyrek soran arasında ne fark var? Bu soruların cevaplarını alıp tümevarım yapsak ortaya çıkan kümeler, boş veya elemanlı açıklayıcı geliyor mu? Bu soruları soran çoğu kişi, sonunda Depeche Mode’un ”Wrong” şarkısını da örnek gösterebileceğimiz sayısız ”doğumdaki yanlış parametreler” konulu şarkıya sırtını yaslayabilir. Yaslanma! Hiçbir yere yaslanma! Yaslanmak insanın düşünce kaynağı olarak gördüğü merkezde kaymaya neden oluyor. İşin tuhafı bu sorunu yaslanırken de hissetmiyor insan. Ne kadar havada, o kadar ruh yansıması. Ayaklar yere basmasa da olur hatta. Bir yere yaslanmayınca insan kendi gerçeğini daha iyi ifade ediyor. Buradaki ”iyi” sıfatı dışardan algılamada da aynı mı bilinmez... Lakin aslolan, dış dünyayı göz önünde bulundurmadan kendini ”tamamiyle” ifade ettiğinde yüzleşeceklerine vereceğin tepkilerin nasıl olacağı. Hani hiçbir yere yaslanmıyorsun ya! Bu durumda insan yetenekli olmalı sanki. Kendini özgürce hiçbir şeye yaslanmadan ifade ederken bir süzgeçten geçirmeli... Geçirmeli mi? Bu bölümde bir ekleme daha yapmalıyım. İçinin dışarı taşmalarını bazen düşünerek, bazen koca delikli bir elekten, bazense bir yemeniden geçirerek ortaya çıkarmalısın ve bu ortaya çıkarma yöntemlerinin hangisini kullanacağına da hızlıca karar vermelisin. Ben bazen hiçbir yöntemi kullanmadan gelişine vuruyorum. Anlar bana aniden geliyor ve çoğu zaman da acımasız oluyorlar. Beni hazırlıksız yakalıyorlar bazen. Ben de içimden geldiği gibi davranırken kendimi haklı görüyorum. Süzgeçi bırak ortada tabak çanak kalmıyor her yer dağılıyor. Duruyorum ve kafamın içindekilerin hepsini, gözlerimle 20 minik kelebeği takip etmeye çalışır gibi, hislerimle takip etmeye çalışıyorum. Bir çizgide yürüyorum iki kolum yanlara açık, tüm kelebekleri sabitlediğimde biliyorumki diğer tarafa geçeceğim. O tarafta başkalarını bir kenara bırak kendi kendimi bulamama ihtimalim var. O yüzden yemiyor. Belki de henüz o kadar yaslanmadan durmuyorumdur. Bu tarafta hiç olmazsa kendimi arayınca bulabiliyorum. Şimdilik, en azından belli bir süre daha buradayım. Birine ciddi ciddi ”Efsun nerde” diye sorsam ne manyakça olur ama.... Bu yazıda DM önemli bir rol oynadı nedense... Halbuki o kadar da sevmem ama orda bir kıvrılma oldu, farkettin mi? Yazıda kıvrım severim... Bu arada Efsun’u ofiste göremedim, nerde? 2009
17 Haziran 2009 Çarşamba
canın ne isterse
Mutluluk hissini canının istediğine inanarak yakalayabilirsin ve insanlar düşünme yetenekleri sayesinde canlarının istediğine inanabilirler, dikkat edilmesi gereken tek şeyse; inanmak’la kendini kandırmak arasındaki farkı bilip yolu şaşırmamak. Realist olacak, inancını hayallerinle birleştirip, kişilere bağlı olmayan anlık müthiş mutluluklar hissedeceksin, ardından gerçeğe dönecek ve gerçeği de sevmeyi bileceksin. Gerçeği de olmayanı da seçen zaten sensin. 2008
yeni hayat
Yeni hayat. En yenisinden. Aylardır geçişinde can acıtanından arabesk mi. Hiç alakası yok. Kaç kişiler. Birsürüler. Dedim ya geçişindeyim benim suçum yok. İçeriyi duymayı yeni öğreniyorum. “Aslında ben” demene gerek yok Ef. Olduğu gibi Ef. Hiçkimseden nefret etmiyorum, herkesi seviyorum. Bazılarını daha çok bazılarını daha az. Hangisi hangisi? Kim o? Herkes kendini diğerinden çok mu sanıyor? Kimse bir diğerinden daha çok diil. Sadece “başka”. En “başka” diye bişii de olamicana göre; ben bazen öyleymiş gibi davranabilirim. Aynı olan benim. En farklı “aynı” benim diğerlerine belki de ama hayalim de bu diil aslında. 2 saat sorası yokki 5 yıl sorası olsun Ef! Bırak planı Ef. Hangi plan hangi tepkiye? Nerden bilcen belki ben de olmicam. Hiçbi hatıra baki diil ben istemezsem. Ben kendimi üzer kendimi sevindiririm kendimi sevmeye giderken. Okuyan üstüne alınmasın. İlan mı bu? Diil. Alınan da alınacak başkaları olduğunu da öngörebiliosa daha harmonik olabilir. Herkese dokunan kelimeler hatta harflerim var. Herkesin de var. Kimin neresinden neyi çektiğindedir senin kalbindeki. Herkes kim? Benim herkesim var işte bikaç yüz belki de bin. Benim bilmediğim başkalarının herkeslerindeki “ben”ler var bi de. Kaç kişiler? Peki acaba ben kaç kişiyim? Bu yazıdaki tutarsızlıklar kadar kişiyim ben belki de. En yenisinden geçişinde sonunun en güzel olcana emin olduğumdan. Güzel sonlu masallar dedim ben doktora. Doktor da bana “masal bu adı üstünde” dedi. Ben eminim olduklarına dedim. Masal gerçektir ve ben realistik olmaya hayranım. Kaç kişiler? Kızlı erkekli kaç kişiler? Şunu bilmek önemli umursayamadıklarımdan mısınız umursamıyormuşum gibi davrandıklarımdan mı? Ukalalık diilki bu. Herkes çok kötü diil mi? Ah bi de “aslında cok iidir” dedikleriniz var. Ah ne şirin. Ben demem. Demem. Kaç kişiler? Hiçbişiden korkmam ben dualarımın buluştuğu yerdeki ayrı. Silerim yrn “sepet sepet yumurta” koyarım. Rahat. Ne diodum ben? Kaç kişiler? 2005
1 Haziran 2009 Pazartesi
hem ilk hem hala
Hala piano eşliğinde yazı yazıyor olabilmekte küçüklüğüm ve ben küçüklüğümdeki yolculuklarımda hep sıkışık hep heyecanı içine hapsolmuş hep mahçup ve hep eksik.
Ben kumda oynamayı severim, kuleler fln diil de iki tarafı kazıp ortada birleştirirsin ya onu yapmaya bayılırım, yalnız dolasırken insanların görünüşlerine uygun hayatlar hayal edip onlara kimlik vermeyi severim, gofret yemegi severim, gülen insanların güldükleri şeyi merak etmeyi severim onlara “noldu” diyerek yaklaşırken gülmeye başlarım, oyuncaklara bakmayı severim, oturup kilolarca mandalina yemeyi, karda oturmayı, ateşe bakmayı, yazı yazmayı severim, bu benim, ben buyum. Okudugum okullar, çalıştıklarım, etiketlerimle alakam yok, deli gibi koşan bir at olduğumu görmek istiyorum rüyamda bu yüzden yalınayakken daha korkusuzum… Aslında konuşmayı da dinlemeyi de değil duymayı ve söylemeyi tercih ederim. Ellerin ifadesine güvenir yüzün asaletine kanarım. Yatagımın dört yanını kapatınca hala daha rahat uykuya dalarım, yani benimmiş gibi hissedebilmek için kendimi kandırabildigim her yerde mutlu olur, istediklerimin doğru olduguna inandıgımda umut dolu bir bahçe gibi olurum. Hiçliğin farkında oldugumda güven duyar agladıgımda anlaşılmak kızdıgımda umursanmamak istediğimi sanarım. Hala pianoya aşık parmak uçlarım var artık yenmemiş tırnakları olan ama ben her zaman yenmişinde daha ben olur öylesini kendime yakın bulurum ya da asi gibi hissedip gücüme kanarım. Bana inanmayanları inandırmaya calısmak kaygısını içime bir bomba gibi yerleştirip gidenlere kırgınım ve bu yüzden güçlüyüm. Yalancı değilim kalbime aklımla beraber ve hislerime duyularımla beraber inanıyorum ve inanmadıgım hiçbişey dogru da değildir. Kelimelerin manası eylemlerin degeri yoktur. Yolculuklarda hala dışarıya bakarım, sadece benim gördüklerim beni anlıyormuş gibi hissederim ve bu sayede beni dünyanın anladıgına inanır yalnızlıgımı çıkarıp koltuğa fırlatırım. Aslında 5’leri de cok ii atlardım…Aslında “o”yken ben, hiçbir zaman “o” olamadım ben, hala da olamıyorum. Kendi “o”m olmak istedim, “o”nu anlayan birileri var mı? Hani size arabadan bakıyordum... Hergün başka bir “o” 2007
Ben kumda oynamayı severim, kuleler fln diil de iki tarafı kazıp ortada birleştirirsin ya onu yapmaya bayılırım, yalnız dolasırken insanların görünüşlerine uygun hayatlar hayal edip onlara kimlik vermeyi severim, gofret yemegi severim, gülen insanların güldükleri şeyi merak etmeyi severim onlara “noldu” diyerek yaklaşırken gülmeye başlarım, oyuncaklara bakmayı severim, oturup kilolarca mandalina yemeyi, karda oturmayı, ateşe bakmayı, yazı yazmayı severim, bu benim, ben buyum. Okudugum okullar, çalıştıklarım, etiketlerimle alakam yok, deli gibi koşan bir at olduğumu görmek istiyorum rüyamda bu yüzden yalınayakken daha korkusuzum… Aslında konuşmayı da dinlemeyi de değil duymayı ve söylemeyi tercih ederim. Ellerin ifadesine güvenir yüzün asaletine kanarım. Yatagımın dört yanını kapatınca hala daha rahat uykuya dalarım, yani benimmiş gibi hissedebilmek için kendimi kandırabildigim her yerde mutlu olur, istediklerimin doğru olduguna inandıgımda umut dolu bir bahçe gibi olurum. Hiçliğin farkında oldugumda güven duyar agladıgımda anlaşılmak kızdıgımda umursanmamak istediğimi sanarım. Hala pianoya aşık parmak uçlarım var artık yenmemiş tırnakları olan ama ben her zaman yenmişinde daha ben olur öylesini kendime yakın bulurum ya da asi gibi hissedip gücüme kanarım. Bana inanmayanları inandırmaya calısmak kaygısını içime bir bomba gibi yerleştirip gidenlere kırgınım ve bu yüzden güçlüyüm. Yalancı değilim kalbime aklımla beraber ve hislerime duyularımla beraber inanıyorum ve inanmadıgım hiçbişey dogru da değildir. Kelimelerin manası eylemlerin degeri yoktur. Yolculuklarda hala dışarıya bakarım, sadece benim gördüklerim beni anlıyormuş gibi hissederim ve bu sayede beni dünyanın anladıgına inanır yalnızlıgımı çıkarıp koltuğa fırlatırım. Aslında 5’leri de cok ii atlardım…Aslında “o”yken ben, hiçbir zaman “o” olamadım ben, hala da olamıyorum. Kendi “o”m olmak istedim, “o”nu anlayan birileri var mı? Hani size arabadan bakıyordum... Hergün başka bir “o” 2007
Kaydol:
Yorumlar (Atom)