Eskiden “Avrupa’da en sevdiğim şehir” diye başlayan cümlelerin ardı ardına sıralandığı sohbetlerde ben bir türlü karar veremezdim. 10 yıl öncesinde dönemin bahşedilmiş çocuk kompleksleri nedeniyle insan bu tür sohbetlerde övgü almak veya farklı olmak için tercihlerini dillendirir. Daha sonra, 30’lu yaşların başında verilme hızı yılda 5’e düşen kilolarınız gibi içinizde ağırlık yapan tuhaf bir olgunlukla, cesurca seçimlerinizi dile getirebilme mertebesine erişirsiniz. Bu sözünü ettiğim durumla çok fazla insan karşılaşmaz. Karşılaşanlarsa durumun farkında olmaz. Bu nedenle durumu açık etmekte herhangi bir sakınca görmüyorum Hoş açık edilen bir durum da yok mevzu bahis ben olunca. Eğer doğduğum şehirden başka bir şehre taşınma planı yapsam Londra’yı tercih ederim. Nedenini anlatmak çok uzun sürer ve gerek yok. Londra’ya bayılıyorum. Bir sürü şehir gezdim Allah seni inandırsın, burası beni boğmuyor ve en önemlisi kendimi buraya burayı da kendime yabancı hissetmiyorum. (bu arada word, Allahın a’sını kendi değiştiriyor bunu da ilk kez farkettim)
Bu kadar derine neden iniyorum diye kendime şu anda sordum ve anladım. Şu anda bulunduğum alanda gerçekten ister istemez herkesten farklıyım. Boynumdaki poşu veya tenimin rengi değil beni farklı yapan, duruşum, oturuşum ve hatta saçlarım ve hatta hatta burnumu silişim… Victoria’dan Sanderstead’e giden trene vaktinden 20 dakika önce bindiğim için kendime camın kenarında masalı ve gittiğim yönü gören bir yer buldum. Alışveriş torbalarımı ayaklarımın üstüne yerleştirdim. Bu sayede yürümekten ağrıdığı için botlarıma veda eden ayaklarımı da saklamış oldum insanlardan. Maden Mühendisliği okuduğum yıllarda Londra Demir yollarına dair en ufak bir bilgi aldığımı sanmıyorum. Verilmiş olabilir lakin görünen o ki alınmamış. Dolayısıyla bulunduğum bu minik şeye kompartıman diyorum. Sizlere şu anda kompartımandan ulaşıyorum.
2010’un ilk Londra yolculuğunun nedeni verilmiş bir sözdü. Kime? Bana.. Ben bana söz vermiştim bu yüzden geldim. Bundan yıllar önce vermiştim. Hatta Londra’dayken de bu sözü kendime hatırlatmıştım. Londra’da “Londra’ya geleceğim” diye söz vermek tuhaf gelebilir dolayısıyla mini bir açıklama yapmak zorundayım. “Tüm iplerimi çözdükten sonra yapacaklarım” listesinin ilk 10 maddesinden biriydi Londra Seyahati.
İki adet listem vardı biri yüzeysel (iş toplantıları, aile ziyareti ve alışveriş) diğeriyse ruhsal (gez, kafayı boşalt, resme yoğunlaş) Tümünü yapabildiğim için kendime sadece şanslı değil inatçı da diyebilirim.
Tate Modern’den, National Gallery’e, British Museum’dan Parliament Square’e; National Portrait Gallery’den St Paul’e gezmediğim yer kalmadı diyebilirim. Bin kere geldim şuraya her seferinde tüm konsantrasyonum işle ilgili olduğu için bu kadar tadına varma fırsatı bulamadım. Bu kez bazı arkadaşlarımla tesadüfen buluşma fırsatı da buldum. Sohoyu bilen bilir “terasta ev partisi” modunda sohbetler…
Bakarken görürken dinlerken izlerken dokunurken ve nefes alırken dünyevi endişelerimden öylesine uzaklaştım ki derinlere indim. Bu prosedürün yansımalarıysa her gece rüyamdaydı. Ablamın arkadaşının masal evinde uyudum her gece. (bu arada yazıya daldığım için neredeyse inemeyeceğim durağım Sanderstead’e varmamla yazıya ara vermiş oldum, şimdi dönüş uçağında yazıya devam)
Ablamın arkadaşı dediysem de uzaktan değil yani beraber büyüdüğüm arkadaşlarından biri. Kendisi 7 aylık hamile ve eşi Nial ile Londra’da yaşıyorlar. Bahçeli kocaman bir evleri var, tam bir İngiliz evi yaklaşık 100 yaşında. Ben Türkiye’de böyle bir ev görmedim çünkü bizim 100 yaşında böyle evlerimiz yok genelde en modern ve yenileri bu mimariye yakın hazırlanmaya çalışılıyor ama alakası yok. Ayrıca zaten çoğu İngiliz de bundan yıllar önce kendi evini kendi yapmış.
Neyse aileme anlatacağım ve yolculuğun asıl anlamını perdeleyen bu muhabbetleri burada kapatıyorum aksi takdirde kendimi annemle konuşuyor gibi hissedeceğim. “Ne yedin?” “Rahat uyudun mu?” Üşüdün mü?” vs vs vs. Gerçekte bu soruların cevabı olumsuz bile olsa insan her zaman annesine olumlu versiyonunu söyler…
Kısaca evde kalmak karlı, biraz kısıtlayıcı ve fakat eğlenceli ve güvenliydi. Ayrıca böyle bir vesile olmasa Croydon’a asla gideceğimi düşünmüyorum, o masal evlerini yakından görmüş olmak harika oldu. Bunca zaman masallara boşuna inanmamışım. Her birinin içinde cadılar, prensesler, siyah elbiseleri üzerine beyaz önlüklerini geçirmiş dadılar, tavşanlar, pembe yanaklı seramik yüzlü güzel çocuklar vs olduğuna hala eminim. Gerçekten! Bu konuda emin olmamı sağlayan en önemli etkense Esra’ların bahçelerinde 2 tilki ve 1 sincap beslediklerini gözlerimle görmüş olmam. Valla resimlerini bile çektim, hepsi de ormandan gelip bir şeyler yiyip geri dönüyorlar. Tilki hadi neyse de hepimiz için sincap, masalların en sevimli fındıkçısı, öyle değil mi?
Eminim Esra ve kocası çocuklarına bundan 20 yıl sonra “biz buralarda tilki beslerdik” demeyecekler. Babam Ulus’a bakıp böyle diyor da o bakımdan… Bilinç düzeyiyle ilgili! Heh işte bir de bu konuya girmeyeceğim. İstanbul ve Londra kıyaslanamaz mümkün değil. Biri diğerinden çok daha iyi filan diye değil. Kıyaslanamaz işte o kadar. Gereksiz! Hepimiz farklıyız, şehirler de öyle..
Kendime verdiğim “söz” kapsamında bir paket program vardı. Bu paket programdakilerin tümünü hatta fazlasını yaptım. Bilgisayar dilini kullanırsam sanırım daha yerli yerinde olacak tanımlamalar. Önce hard disc patlamadan bakım randevuma yetiştim, gerekli programları yedekledim, gereksizleri attım hatta recycle bin’den bile attım, makineyi resetledim, yedeklediğim programları ve güvenlik sorunu olmayan yenilerini yükledim, upgrade işlemlerini yaptım, historyi açtım ki o biraz etrafa saçıldı ama en azından içeriğinden haberdarım artık, ekranın çevresindeki renkli çıkartmaları değiştirdim, sildim temizledim, hazırladım..
2 hazır proje, o istediğim hikaye, yeni planlar, pastel boyalarımın dışında Dali’nin Mountain Lake kafası, The Amazement of Gods’ın ürkütücülüğü, yunan mitolojisinin hikayeleri ve Gorky’nin kanıtlarıyla sınırlarda gezinen bir tuhaf his kümesi ile birlikteyiz şu anda uçakta. Yanımda çok şeker genç puffy bir İngiliz oturuyor. Çok iyi anlaştık, kendisi 150 kilo civarı 24-25 yaslarında ve evli… Demin THY’de gösterdikleri duygusal filmde biraz ağladı sanırım karısı biraz uzakta. Benim de kalbim güp güp etti ben de özledim.
Çok yüzeysel bir şey söylemeliyim, 25 kilo bagaj valizi ve 15 kilo el valiziyle geldim.Freeshoptan Türkiye’ye sokmak için izin verdikleri 1 litre içeceğim, 100ml parfümümle kimbilir kaç kilo oldum ve bir de çantamda tırnak makasını unutmuşum. Uçağa binerken her güvenlik görevlisi bana gülümsüyordu. Londra’yı bu yüzden de seviyorum… Çok sıkı kontrol var ama “gerektiğinde”! Gerekli gereksiz her an her yerde etrafınızda gerginlik olmuyor. Coşarak kural bozmuyorsanız herkes memnun ya da bana böyle denk geliyor. Çizmeleri çıkarınca xray’den yalınayak ve dansederek geçtim beraber eğlendik mesela. Bu arada bu lakayıt davranışlarım yüzünden 11:40’daki uçağım için gate’e 11:39’da girdim. Eğer uçağı kaçırsaydım muhtemelen THY’de yerlere yatıp tepinerek ağlayan biri olacaktı. Muhtemelen ben de Bazen birilerini özlemekten çok ne koyuyor biliyor musunuz? Etrafı gezerken “aaa bak” demek istiyorsunuz. O da görsün istiyorsunuz Zaten yurtdışı seyahatlerinde ilk günden son güne doğru sevdiğiniz kişiyi manasız yere etrafa anlatma oranınız artıyor. Hatta vallahi arada kendi kendime de konuştum özellikle birine kızınca yurtdışında çok büyük küfürler ediyorum çok eğlenceli. Tepkilerinizi paylaşmak istiyorsunuz. Türkçe de bir sürü insan anlamıyor diye takıldım arada öyle Ama bunun kötü bir etkisi var. Bir klasik benim için Her yurt dışı dönüşünde uçakta “kimse Türkçe bilmiyor nasıl olsa” tribim devam ediyor.
Neyse daha anlatacak çok şey var ama inişe geçiyoruz ve ben bu yazıyı noktalamak istiyorum. Çok yorgun olduğum için karmaşık bir yazı olduğuna emin olsam da hislerimin yansımasını olduğu gibi aktarmak iyi geldi. Sonradan okuyup gülmek eğlenceli olacak.
Seviyorum hayatımı…